Ata İsmet Özçelik

Take This Waltz - Bu Dans Senin



Festivalin ilk gününde  adını Leonard Cohen'in şarkısından alan gala filmi "Take This Waltz - Bu Dans Senin" vardı. Aslen oyuncu olan Sarah Polley'nin  2. uzun metrajlı filminde başrollerde bu senenin önemli isimlerinden Oscar adaylı Michelle Williams, komedi filmlerinde sıkça gördüğümüz Seth Rogen başrollerde, Sarah Silverman ve Luke Kirby gibi isimlerse yardımcı rollerde yer alıyor.

Önncelikle şunu söylemeliyim Kanada'da geçen film konu olarak çok orjinal değil. Evli çiftlerin yaşadığı sorunlar sonucunda tarafların birbirlerini aldatması temelindeki konuya Polley'nin bakış açısı, arada daha sonra değineceğim bazı sahneler oldukça güzel olsa da filmi  Revolutionary Road veya Little Children gibi filmlerle karşılaştırmamak gerek. Senaryoda ve yönetmenlikte bir takım problemler olduğu açık, ama bunu yönetmenin gençliğine ve acemiliğine bağlıyorum. 

Filmin konusuna geçmeden önce görüntü ve müziklerden bahsetmek istiyorum, sanıyorum özellikle bu ikisine ciddi emek harcanmış, müziklerin seçimi harika. Ayrıca neredeyse her sahnede ki yukarıda da görebiliyorsunuz mavi-yeşil-kırmızı-sarı gibi renklerin kullanımı var. Senaryoyu, oyunculukları beğenmeseniz bile sadece görüntü ve müzik için bile bu film izlenir. 

Filmin konusuna dönersek; 5 yıldır evli olan Margot ve Lou'nun evlilikleri artık rutine bağlanmıştır, tek amacı ve işi tavuk yemekleri hakkında kitap yazmak olan Lou'nun, Margot'yu sevmesine ve ona çok iyi davranmasına rağmen henüz 28 yaşında eşine olan tutkusu ki buna cinsel yaşamları da dahil kaybolmuş. Bütün bunların sonucunda Margot tesadüfen tanıştığı ama daha sonra aynı sokakta yaşadığını öğrendiği sanatçı kişilikli Daniel'e aşık oluyor, filmin tamamı Margot'nun gelip gitmelerini ve "iki arada bir derede" kalmalarını temel alıyor. En büyük korkusu aktarmalı uçağı kaçırmak olan Margot'nun film boyunca kocasına sadık kalma ve yakışıklı havalı sanatçıya kapılııp gitme arasında kaldığını hissediyoruz.

Michelle Williams Margot rolünde yapabileceğinin en iyisini yapmış, filmin %70'i zaten onun etrafında geçiyor, Seth Rogen'in rolü fazlasıyla karikatürize olduğu için zorlanmış. Sarah Silverman'ın alkoliği canlandırdığı kısa rolünde de başarılı olduğunu söyleyebilirim. 

Take This Waltz size bazı soruları sorduracak, bazı noktalarda sıkılsanız bile Polley'nin mesajını alacaksınız diye düşünüyorum, bundan sonrasını filmi seyretmiş olanlar okusun. Bir ekleme daha Kanada hakikaten sıkıcı bir yermiş ve "Video killed the Radio star", bu şarkıyı dinlemeyeli uzun zaman olmuş. 

Spoiler

Filmde en çok beğendiğim sahnelerden biri Lou ile Margot'nun küsken cam arkasından öpüşmesiydi, gerçekten de bu çiftin arasında bir sevgi olsa da aralarında kalın bir cam var. Bir diğer sahne de oyun alanından birçok spot ışığı ve gürültülü bir müzik eşliğinde dönerken birden müziğin ve ışığın kesilmesi sonucu hayatın soğuk ve tek renkli gerçeğine dönüşünün resmedildiği andı. 

Senaryo ve kurguda problemler var demiştim, evlilik ilişkisini ele alırken gerçeklik biraz abartılmış durumda, Margot ve Lou'nun birbirlerine yaptığı şakalar, 5 yıldır evli olan insanların ortaokul lisedeki çocuklar gibi ağzıyla dudağıyla garip sesler çıkarması pek normal değil. Tabii aşık olunan sanatçı ruhlu Daniel'in hayatını çek çek çekerek kazanması da zorlama olarak düşünülebilir. Bir problem de filmin sonunun iyi bağlanamaması, bazı noktalarda film bitecek sanıyorsunuz. Oysa filmin sonundaki mesaj daha basit bir şekilde verilebilirdi. 

Sonuç olarak Margot  30 yıl beklemeyip, aşkının peşinden gitse de  bir süre sonra aslında sorunun kişilerde değil evlilik müessesesinde olduğu belirtiliyor. İlk başta sadece tek bir yatak bulunan tavan arasındaki evde yaşanan aykırı birkaç durumdan kısa bir süre sonra yavaş yavaş normal bir eve benzemesi ve Margot'nun filmin başında evde yemek pişirirken gördüğümüz halinin aynen gösterilmesi bu fasit dairede dönüp durulacağı gerçeğini adeta gözümüze sokuyor. 


Read more!

Ata İsmet Özçelik

!f 2012 başlıyor


11. Uluslarası bağımsız film festivali bu akşam İstanbul'da başlıyor. İstanbul'da 16-26 Şubat, Ankara'da 1-4 Mart, İzmir'de 2-4 Mart arası gerçekleşen festivalde bu sene güzel filmler var, biletler 2 hafta önce satışa çıkmıştı ve haliyle birçok iyi filmin biletleri ya bitti ya da ancak en önlerde yer kaldı. Yine de son dakika biletleri, ek gösterimler mutlaka olacaktır diye düşünüyor ve film tavsiyelerine geçiyorum. Ben sadece 3 filme bilet aldım, aslında aklımda daha farklı filmler de vardı ama bazı filmlerin gündüz oynaması ve günlerin doluluğu nedeniyle başka filmleri pas geçmek zorunda kaldım.

Take This Waltz


Festivalin ilk gününde yayınlanacak "Take This Waltz - Bu Dans Senin" Kanada yapımı bir film. Genç yönetmen Sarah Polley'nin ikinci uzun metrajlı filmi, Sarah Polley daha önce hem uyarlayıp hem yönettiği Away from Her ile uyarlama senaryo dalında Oscar'a aday da olmuştu. Michelle Williams ve Seth Rogen gibi ünlü isimlerin yer aldığı film mutlu bir evlilik süren Margot'nun bir sanatçı ile tanışıp ona aşık olmasını konu alıyor. Film bu akşam 21:30'da AFM Fitaş, 18 Şubat 22:00'da AFM Caddebostan'da ve 21 Şubat 19:30'da İstinye Park'ta gösterimde olacak. 

Take Shelter


Bu yılın beklenen filmlerinden "Take Shelter - Sığınak" biraz Shyamalan filmlerini andırıyor. Hem aile dramı, hem gerilim hem de korku öğeleri içeren filmde bence bu sene Boardwalk Empire'da harikalar yaratmış Michael Shannon ile Oscar adaylı The Help ve Tree of Life filmlerinde oynayan Jessica Chastain rol alıyor. Jeff Nichols'un yönettiği film sadece tek gün 26 Şubat 21:30'da İstinye Park'ta oynayacak.

Dark Horse


Karanlık bir film olan Todd Solonz'un yönettiği "Dark Horse - Sürpriz At" trajikomik ve kara mizah içeren bir aşk hikayesini anlatıyor. The Hangover serisinden tanıyacağınız Justin Bartha ile Selma Blair'in başrollerde Christopher Walken ve Mia Farrow gibi ustaların yardımcı rollerde olduğu film 22 Şubat 21:30'da ve 26 Şubat 22:00'de Fitaş'ta oynayacak.

Bu filmlerin dışında The Descendants, 50/50 gibi Oscar adaylıkları bulunan filmler de festival kapsamında yer alıyor, açıkçası bu filmler oldukça geç geldi diyebilirim, neredeyse Oscar dağıtılacak ve senenin en iyi filmlerinden The Descendants daha ancak festivale geliyor. 

Bunlar Hit Filmlerdeki tavsiyelerimdi elbette alternatif birçok film daha bulunuyor, festivalle ilgili daha ayrıntılı bilgiler için !F'in resmi sitesine bakabilirsiniz, iyi seyirler. 


Read more!

Ata İsmet Özçelik

Neden yazmıyoruz?


Öncelikle baştan söyleyeyim bu bir şikayet yazısı değil, daha çok bir itiraf yazısı olabilir. Yazdıklarım daha çok kendimle ve gözlemlerimle ilgili ve herkesi bağlamıyor, çünkü hala çevremde birçok istisna görebiliyorum.

Bundan 2.5 yıl önce kendimce niçin blog tuttuğumu ve yazmayı sevdiğimi anlatmıştım. O zamandan bu yana çok şey değişti diyebilirim, aslında o zaman sıraladığım maddelerde çok büyük değişiklikler yok; yine gittiğim yerleri paylaşıyorum, değerlendiriyorum, sevdiğim filmleri ara sıra yazmaya çalışıyorum. Güncel olaylarla ilgili yorumlarımı yazmaya çalışıyorum. Sadece bunları yapma şeklim/şeklimiz değişti demek daha doğru olacak belki de. Internet'in giderek "daha az ve öz yazı, daha çok görsel" şekline dönüştüğü günümüzde uzun blog yazılarının eski cazibesinde olmadığı bir gerçek.

Bütün bunları kendimi de eleştirerek söylüyorum çünkü blog yazmak insanın kendisiyle yaptığı bir mücadele gibi,  kendinizi zorlayarak nispeten uzun (en azından 140 karakterden fazla), anlaşılır ve ilgi çekici bir yazı yazmak zorundasınız. Üstelik bunu veri deryasında boğulduğumuz, insanın dikkatinin bir noktada 1 dakikadan fazla kalamadığı bir ortamda yapmak durumundasınız. Çevremizde o kadar çok uyarıcı var ki herhangi bir okuyucu bir sayfada belli bir süreden fazla tutmak oldukça zor.

Son zamanlarda popüler olan uygulamara baktığımızda ne demek istediğim daha iyi anlaşılıyor diye düşünüyorum. 140 karakterde gündemi öğrendiğimiz, sürekli akan kısa yazılarla dolu adeta bir bilgi bombardırmanı Twitter, kısa sürede bir fotoğraf paylaşıp tek tıkla filtre uygulayıp insanlardan 1-12 saat içinde geri bildirim alabileceğiniz sosyal fotoğraf paylaşım uygulaması Instagram, blogların yukarıda bahsettiğim "daha az yazı, daha çok görsel" konseptine evrilmiş hali Tumblr, hatta yine son zamanlarda yayılan Internet üzerinde gördüğünüz görselleri takipçilerinizle tek tıkla paylaşmanızı sağlayan Pinterest bunlara en güzel örnekler. "Content is the king - İçerik kraldır" sözü hala geçerli, eskinin statik bağlantılar içeren sayfaları günümüzde yerini bu tip son kullanıcıların içerik ürettiği, uygulama sahiplerinin sadece altyapıyı sunduğu bir dünyaya bıraktı. Kullanıcılar da ürettikleri içeriklere anlık geri dönüş olduğunu görünce, kimsenin uzun uzun yazılar yazmaya hevesi kalmadı. 

Yazımın başında istisnalar olduğunu söylemiştim elbette hala düzenli bir şekilde blog tutmaya devam eden birçok blogger var, onları beğeniyle takip etmeye devam ediyorum. Tabii artık en popüler blogların yine bol görsel az yazıdan oluşan moda blogları olduğunu da görebiliyoruz. Kitap/dergi okuma ortalamasının son derece düşük olduğu ülkemizde trendin de bu yönde olmasını garipsemiyorum. 

Interneti   fazlasıyla dinamik bir devinim içinde, o yüzden belki de tıpkı şu an yaptığım gibi 2 yıl sonra da 2 yıl öncesine baktığımda dramatik değişikliklerin olduğunu hayretle göreceğim. Umuyorum 2 yıl sonra hala yazıyor olurum. 


Read more!

Ata İsmet Özçelik

BAFTA ödülleri dağıtıldı


Oscar'ın Avrupa ayağı olarak kabul edilen  İngiliz Akademi üyelerinin prestijli ödülü BAFTA'nın sonuçları dün belli oldu. Son yıllarda özellikle en iyi filmi kazananlar Oscar'ı da kazandığı için sonuçlar merakla bekleniyordu. Ödüllere baktığımızda çok büyük bir sürpriz göremiyoruz, Oscar'ın en büyük favorisi The Artist burada da en iyi film ödülünü alarak Oscar için en şanslı aday olduğnu bir kez daha gösterirken, en iyi oyuncu dalında Jean Dujardin ödülü kazandı. Oscar Clooney ve Pitt arasında geçecek gibi görünürken Dujardin'in de oldukça şanslı olduğunu görebiliriz. Hatta SAG (Screen Actors Guild) ve  (çok da belirleyici olmasa da) ödüllerini de kazandığı için ben kendisini bu yarışta Golden Globesfavori olarak görüyorum.

En iyi yönetmen ve en iyi özgün senaryo yine The Artist ile  Michel Hazanavicius'a giderken, görüntü yönetmeni, kostüm, özgün müzik gibi dalları da aynı şekilde The Artist'in BAFTA töreninde yıldızını parlatıyor. Oscar'ın diğer yıldızlarından The Hugo'nun 2 ödül alması oldukça düşündürücü, Scorsese'ye burada göstermelik olarak "BAFTA Fellowship" verilmesi Oscar umutlarını bir hayli azalttı diyebilirim.

En iyi kadın oyuncu Meryl Streep'e gitti ama bunda şüphesiz kendisinin eski İngiliz başbakanı Margaret Thatcher'ı canlandırmasının payı büyük. Akademi üyeleri bence yine Viola Davis'i seçecektir. En iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar'ın da favorilerinden The Beginner ile Christopher Plummers'a giderken, yardımcı kadında The Help'ten Octavia Spencer Golden Globe'dan sonra burayı da kazanarak Oscar için şansını artırdı. Rolünü beğensem de Oscar'lık bir performans olmadığını düşünüyorum.

En iyi İngiliz filminde bu sene çok güzel adaylar vardı ödülü kazanan ve benim de blogda yazdığım Tinker Tailor  Soldier Spy'ın yanı sıra, We Need To Talk About Kevin, My Week With Marlyn, Shame gibi birçok kuvvetli aday vardı. En iyi uyarlama senaryo da yine aynı filme gitti. 

Ödüllerin tam listesini aşağıda bulabilirsiniz:

En İyi Film: The Artist

En İyi Kadın Oyuncu: Meryl Streep- The Iron Lady

En İyi Erkek Oyuncu: Jean Dujardin- The Artist

En İyi Yönetmen: Michel Hazanavicius- The Artist

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Octavia Spencer- The Help 

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christopher Plummer- Beginners

En İyi Özgün Senaryo: The Artist

En İyi İngiliz Filmi: Tinker Tailor Soldier Spy

En İyi Yabancı Film: The Skin I Live in

En İyi Animasyon Filmi: Rango

En İyi Uyarlama Senaryo: Tinker Tailor Soldier Spy

En İyi Prodüksiyon Tasarımı: Hugo

En İyi Görsel Efekt: Harry Potter and Deathly Hallows (2. bölüm) 

En İyi Makyaj ve Saç: The Iron Lady

En İyi Kostüm Tasarımı: The Artist

En İyi Sinematografi: The Artist

En İyi Montaj: Senna

En İyi Ses: Hugo 

En İyi Müzik: The Artist

En İyi Kısa Animasyon: A Morning Stroll

En İyi Kısa Film: Pitch Black Heist


En İyi Çıkış Yapan İngiliz Yazar/Yönetmen/Yapımcı: TYRANNOSAUR - Paddy Considine (Yönetmen), Diarmid Scrimshaw (Yapımcı)

Sinemaya katkı sağlayan İngiliz Ödülü: John Hurt

Akademi Fellowship: Martin Scorsese



Read more!

Ata İsmet Özçelik

Tinker Tailor Soldier Spy


Oscar ödüllerinin dağıtılmasına az bir süre kala adaylık alan filmleri izlemeye devam ediyorum. Dün akşam soğuk otel odasında bol vaktim varken Gary Oldman'ın en iyi erkek oyuncu dalında aday olduğu ayrıca uyarlama senaryo ve müzik dallarında aday olan Tinker Tailor Soldier Spy'ı izledim.

Açıkçası filmi izlemeye başlamadan kısa bir süre attığım Tweet'lerde geçen "çok ağır, zor izledim, sıkıcı" yorumlarının geleceğini tahmin ediyordum. Alfredson'un büyük beğeni toplayan Låt den rätte komma in - (Let The Right One In) - Gir Kanıma filmi de benzer şekilde izlemesi çok zor ama etkileyici bir filmdi. Malum bu aralar Hollywood İsveç remakelerine sarmış durumda, nitekim çok da beğenilmeyen Let The Right One In uyarlamasından sonra bestseller The Girl With the Dragon Tattoo da hemen Hollywood tarafından uyarlandı, Daniel Craig ve Rooney Mara gibi isimler Fincher gibi büyük bir yönetmenle çalışınca 5 dalda Oscar aday olması pek de şaşırtıcı olmadı denebilir.

Filme dönecek olursak 70'lerin başında Soğuk Savaş döneminde İngiliz istihbaratı MI6'in içinde bulunan bir köstebeğin bulunmaya çalışılması konu alınıyor. Tabii MI6 denince bir James Bond filmi aklınıza geliyor olabilir ama filmde bu şekilde bir tempo yok, tüm mücadele akıl oyunları üzerinden yürütülüyor. Oluşan bir skandal sonrası görevden el çektirilen Smiley (Gary Oldman) bakan tarafından içeridek köstebeği bulmak için gizlice görevlendiriliyor, bu noktadan sonra Smiley eski iş arkadaşları hakkında bilgi toplamaya başlıyor. Filmin önemli bir kısmı da İstanbul'da çekilmiş ve 70'lerin başı çok güzel yansıtılmış diyebiliriz, öyle saçmasapan fesli, çarşaflı bir tanımlama yok tam tersi o yıllardaki kıyafetler kullanılmış. Ancak tek problem çok fazla yerde telefon varmış gibi geldi bana sanırım Türkiye'de 70'li yılların başında öyle her dükkanda telefon yoktu, sırayla isim yazdırılarak alınıyordu. Yine de Rus ve İngiliz ajanların ülkede cirit attığı gerçeği güzel işlenmiş. 

Alfredson film için çok iyi bir kadro toplamış; Gary Oldman, Colin Firth, John Hurt, Tom Hardy,  Mark Strong, Ciarán Hinds gibi birçok ünlü isim var. Usta Gary Oldman'dan söz etmek istiyorum, son yıllarda Harry Potter ve The Dark Knight dışında çok önemli fimlerde görünmüyordu, bu film onun geri dönüşü diyebilirim, belki film biraz daha iyi olsa Oscar'ı da zorlayabilirdi hatta, ancak film onu biraz sınırlamış. Adaylık almasını isteyen çok kişi vardı ama yine de sürpriz bir adaylık aldı diyebilirim. Film onu sınırlamış dedim, mesela The Ghost Writer benim çok beğenmediğim bir filmdi ama akıllıca konmuş gerilim öğeleri standardın dışında çıkmasını sağlamıştı, sanırım bu filmde de eksik olan bu, duyguyu hissetmekte zorlanıyorsunuz ve bazı şeyler fazla mekanik geliyor. Zaten ağır bir tempoda geçen filmde bazı şeyler eksik olunca da seyircinin sıkılmasını çok normal karşılıyorum. Yine de yakın çekim sahnelerin bolluğu, o yılların atmosferinin genel olarak iyi yansıtılması ve tabii başarılı oyunculuklar filmi izlettiren nedenlerden.

Tinker Tailor Soldier Spy bu yılın iyi filmlerinden, adaylar arasında Extremely Loud & Incredibly Close varken bu filmin girmemesi üzücü. James Bond dışında farklı bir casus filmi izlemek istiyorsanız, tavsiye olunur.


Read more!

Ata İsmet Özçelik

Road to Oscars


Oscar adaylarının açıklanmasına saatler kala Türkiye'deki sinema bloggerlarını bir araya getiren Umur Çağın Taş herkesin bellibaşlı adaylıklarda tahminlerini alıp ortaya güzel bir derleme çıkardı. Bazı filmleri henüz izleyemedim ama çeşitli yerdeki adaylıklardan çıkardığım tahminlerimi sizlerle paylaşayım dedim. Bu arada Türkiye'deki sinema bloggerlarının adaylık tahminleri için de buraya bakın.

EN İYİ FİLM 
1. The Artist
2. Hugo
3. The Descendants
4. Moneyball
5. The Help
6. Tree of Life
7. Midnight in Paris
8. Drive

EN İYİ YÖNETMEN
1. Martin Scorsese
2. Michel Hazanavicius
3. Alexander Payne
4. Nicolas Winding Refn
5. Woody Allen

EN İYİ ERKEK OYUNCU
1. Brad Pitt
2. George Clooney
3. Michael Fassbender
4. Jean Dujardin
5. Ryan Gosling

EN İYİ KADIN OYUNCU
1. Merly Streep
2. Viola Davis
3. Tilda Swinton
4. Michelle Williams
5. Elizabeth Olsen

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
1. Christopher Plummer
2. Albert Brooks
3. Kenneth Branagh
4. Jonah Hill
5. Nick Nolte

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
1. Octavia Spencer
2. Carrey Mulligan
3. Shailene Woodley
4. Melissa McCarthy
5. Jessica Chastain

EN İYİ UYARLAMA SENARYO
1. Moneyball
2. The Descendants
3. The Help
4. Hugo
5. The Ides of March

EN İYİ ÖZGÜN SENARYO
1. Midnight in Paris
2. The Artist
3. The Iron Lady
4. 50/50
5. Win Win


Read more!

Ata İsmet Özçelik

Redd - Softcore, sonunda!


Redd grubunun bendeki yerini beni tanıyanlar çok iyi bilir, yaklaşık 4 yıl önce keşfettiğim bu grup o zamanlar şimdiki gibi popüler değildi, askerden yeni dönmüşlerdi ve albüm hazırlığındalardı. 50/50 ve Kirli Suyunda Parıltılar albümlerini ezberledikten sonra yeni albümleri 21'i heyecanla beklemiş ve o zamanlar Ankara'dayken her gün sorup çıktığı ilk gün alıp dinledikten sonra şu yazıyı yazmıştım. Redd'i bu kadar sevme nedenim sadece yaptığı müzik değil elbette, bir rock grubu olarak Türkiye'deki birçok sanatçının/müzisyenin gösteremediği duyarlılıkları, duruşları. Türkiye'deki ana akım rock müziğinin durumu ortada, belki 1-2 grup hariç herkes suya sabuna dokunmadan müzik yapma ve çok satma peşinde. Redd bu gruplardan gerek politik duruşuyla, gerek sürekli kendilerini yenileme çabalarıyla benim için başka bir yerde. 

Tutuklu Nedim Şener ve Ahmet Şık'a destek olmak için Bon Jovi konseri öncesi çıktıkları sahnede onların kartondan maketlerini koymaları, günlük iş hayatındaki rutinleri ve düzeni eleştiren "Tamam Böyle Kalsın"a plaza manzaraları bir binanın tepesinden çektikleri klip, Hrant Dink için yazdıkları "Özgürlük Sırtından Vurulmuş", son dönem yaşanan tutuklamalara dikkat çekmek için çektikleri sert klip "Masal" ve daha bunun gibi sayısız aktiviteyle Redd "Sevgilim gitti, acılar içerisindeyim" arabeskliğinden kurtulup Rock müziğinin asi ruhunu sonuna kadar yansıtıyor. 


Daha önce defalarca konserine gitmeme rağmen Redd'in Softcore konseptli konserini bir türlü izleyememiştim. En son 1 yıl önce gerçekleşen bu konsere olan yoğun talep sonucu Redd bu sefer Babylon'da iki gece üst üste konser verince hemen ik günkü konserde biletimi ayırttım. Softcore'da yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz gibi ortam oldukça farklı,;Babylon'un enlemesine geniş sahnesinin ve ışıklandırmasının verdiği avantajı kullanarak şık bir dekor eşliğinde akustik seslerin ağırlık olduğu ve Redd üyelerinin de son derece şık kıyafetlerle seyirciyle daha yakın bir temas halinde olduğu bir ortam var. Gruba ayrıca konserde çellosuyla Yasemin Özler de konuk oldu, bu tarz akustik ortamlarda çellonun varlığı da müzik zevkini artırıyor. 

Daha önceki Softcore'larda olduğu gibi bu konserde de konuk sanatçılar vardı; kadife sesli Birsen Tezer ile "Çığlık Çığlığa", Şebnem Ferah ile "Her Neyse", Feridun Düzağaç ile "Sen Kendinde ol Yeter" söylendi. Özellikle en sevdiğim şarkıcılardan Birsen Tezer ile Redd'in bir araya gelmesi zor olacağından hemen bu performansı canlı olarak kaydettim. Çıkan herkes oldukça başarılıydı, Feridun Düzağaç'ın Arsenal-Bergkamp forması da ilgi çekiciydi. Grup ayrıca Coldplay'den "Beautiful World"'ü de konserde coverladı. Yaklaşık 2 saat süren müziğe doyduğumuz konserden çıkarken hepimiz aynı şeyi söylüyorduk "Güzel Bir özgürlük var bu gece"

Nisan ayında çıkacak yeni albümlerinin çalışmalarını sürdüren grupla ilgili her şeyi resmi sitelerinden takip edebilirsiniz. Aşağıda Birsen Tezer - Çığlık Çığlığa performansını canlı halini izleyebilirsiniz, iyi seyirler. 



Read more!